Şehir: Ben yitirilmiş masumiyete ağlıyor ve ülkem adına şehit olmuş evladımın yasını tutuyordum. Bir zeval vaktiydi. İyi bir kalbe güzellikler yazılırken başladı her şey. Yer sarsılıyordu. Saydım, yirmi dört saniye…
Ruhumuzdaki o en çıplak yere dokunan an ötesi bir an gibiydi. Bir uğultudur kapladı damarlarımı ve kulaklardan zihinlere uzanarak savruldu çığlıklar. Uzak yakına geldi, yakınlıklar kaçtı avuçlardan…
Kasaba: Kurulmaya başladığımdan itibaren bu anı beklemeye de başladığımı bilmiyordum. Her çoğalan birbirinden, her eksiliş birden oluverirmiş meğer. An’ın farkına vardım. Bir çeşmenin lülesinden suyu ve bir annenin memesinden sütü kopartıveren o anın. An, pamuk ipliğini koparmaya başlamıştı. Sonsuz bir susuzlukla atıldım canları zapt etmeye. Lakin heyhaaa!… Yalnızca bir toz bulutunun yükseldiğini gördü gözler… Yalnızca yirmi dört kısacık an geçmişti… Her biri göz yumup açınca süren…
Panik: Gün bu gündür… Savulun ey insanlar!.. Dalga dalga isyan, yığın yığın ölüm adına savulun!.. Her caddeye, her sokağa, her eve varasıya kadar savulun. Her kalbe girmeli, her zihni istila etmeliyim. Yalnızca yirmi dört saniyem var… Dehşetin ne olduğunu anlayın diye şimdi her aklı baştan almalıyım. Koşarken, çırpınırken, çığlık çığlığa ve hıçkıra hıçkıra… Savulun insanlar; gün bu gündür.
Bina: Hep bu andan korktum. Üstelik er veya geç bu anın geleceğini biliyordum. Daha temelim atıldığında başladı bu korkum. Eksik yapıldım çünkü, kıskanç yapıldım. Elbette sorumluluk alacak, can taşıyacaktım, canlar taşıyacaktım. Kaç yıl geçti, dayandım, özveriyle dayandım… Bana emanet canlara ziyan erişmesin istiyordum. Tam yirmi dört yıl geçti de, şu yirmi dört saniye geçmek bilmedi. Ey bana aşina canlar; bilin ki beni ne 7.2’lik sarsıntı, ne temelimin ihaneti, ne ustanın eksik harcı yıktı; hayır beni sizi kaybetmek yıktı. Şimdi siz öldünüz diye ben ölüyorum…
Ana: Yavrummm!.. Bana yavrumu bulun!… Şimdicik odada oynuyordu. Odayı bulun bana. Kapının zili çalmıştı, arkadaşı gelecekti, ona bakmak için ayrılmıştım yanından, kapıyı bulun bana!.. Ablası!.. Ablası okuldan dönecekti. Ablasını bulun… Babası son kez evden çıkarken bana emanet etmişti onları… Mayınlara dikkat et, demiştim, mayınlara basma sakın, akşama eve tek parça olarak dön. Sonra bana kanlı üniforması ile şehitlik künyesini getirmişlerdi. Bana künyeyi bulun!.. Bana…
Öğrenci: Katman katman beton yığınlarının arasında arkadaşım Osman kaldı. Aynı odada gurbetlik kaderimizi paylaşıyorduk. Okulumuzu bitirecek meslek sahibi olacaktık. Annesi babası onu aramaya geldiklerinde yüzlerine nasıl bakacak, ne diyeceğim şimdi!.. Onu enkazın altından çıkarmalıyım, beton kütleleri almalıyım üzerinden… Ah be Osman, ah be kirvem, keşke ölen ben olsaydım da sen kalsaydın be!..
Osman: Allah’ım!.. Gücümü ve aklımı koruyayım Allah’ım. Bacağıma saplanan şu demirden kurtulmalıyım. Ama nasıl olacak, kıpırdayamıyorum ki? Şu göğsüme dayanan şey bir kiriş olmalı!.. Bacağımı hareket ettirmesem iyi olacak galiba. Eğer elime bulaşan ıslaklık kendi kanım ise bunu durdurmalıyım. Azıcık ışık olsaydı?!. Tekrar bağırsam acaba? Gitgide gücüm de tükeniyor. Heeey!.. Burdayııım!.. Kimse yok muuu?!.. La ilahe illallaaaah!..
Çığlık: Orda kimse var mı?!.. Aşağıda kimse var mı? Kimse varsa ses versin!.. Hişttt!.. Susun, dinleyin!.. – Tak… tak… tak… Burda bir canlı vaaar!.. Ses aha şurdan geliyor!.. Çabuk olun!..
Muhabir: Evet, değerli izleyiciler!.. Gördüğünüz gibi gece olmasına rağmen arama kurtarma çalışmaları son hızla devam ediyor. Türkiye’nin her yerinden yardım için gelen ekipler ve yardım malzemesi gönderen yurttaşlarımız var. Son açıklamalara göre 264 can kaybı, binin üzerinde yaralı. Halen göçük altında üç yüzden fazla insan olduğu tahmin ediliyor. Allah herkesin yardımcısı olsun! Şimdi yanımızda bir depremzede var, mikrofonu ona uzatıyoruz. Evet hanımefendi, neler diyeceksiniz? Ama siz titriyorsunuz, üşüdünüz mü? Ama siz ağlıyorsunuz!..
Gözyaşı: Uçuruma düşerken neler hissedeceğimi merak ederdim hep; yanaklardan süzülerek inmek yerine gözden çıkıp doğrucu toprağa karışmanın nasıl olacağını merak ederdim. Aynalarda kendi boşluğumu görmek isterdim. Hep yürekten kopup geldiğimi düşünür ve bir gün ciğerden çıkıp gelme ihtimalimi düşünürdüm. Bana bugün gözyaşı demeyin; bende benden içeri bir ben var artık… Bu gece benim kendimi tanıdığım, gerçeğimle yüzleştiğim gece çünkü. Bugün hamurum kandır benim…
Gece: Gelinler kadar hüzünlü, umutlar gibi tedirgin, zulüm misali katıksız… Sokakla tüten bir alevin ucunda ah edip duruyorum. Küller ve toprak. Bütün yıkımlar benim bağrımda. Konuşmayı yeniden öğrenmem gerekiyor, sesleri ve harfleri kaybettim. Bu acıyı içime bırakanlar bende sır olarak kalacak. Dünya yeniden kurulduğunda, şehir eskisi gibi olduğunda ben o sırları hâlâ saklıyor olacağım.
Mahkûm: Bir gün şu duvarlar yarılsa da sevdiklerimi bir kez olsun görsem diye her gece dua ederdim. Sonunda duvar yarıldı, lakin sevdiklerimi görmek beni sevindirmedi. Hangi baba, annelerinin naşı başında ağlayan üç çocuğun üstüne uğramak ister? Şimdi hapishaneye geri dönmeli ve bir gün üç yavruma hem anne, hem baba olmak üzere duvarların yerinde durmasına yakarmalıyım.
Yürek: Her şeyin bir ve tek olduğunu hissediyorum. Kötülükten şefkat ve merhameti, çirkinden iyilik ve güzelliği, yıkıntılardan insanı çıkaran sevdanın mekânıyım diye… Masumiyete vurgun lekesiz sevdalar adına sizi yanıma çağırıyorum. Harabelerde, karanlıklarda çarpan yüreklere dokunmak için…
İskender Pala
Meraklı palyaço aslında iki aşamalı bir faaliyet. İlk aşamada renkli karton ve boyalarla bu palyaçoyu yapıyoruz.
Yüzünü , kollarını ve bacaklarını kartondan hazırlıyoruz.
Palyaçonun gövdesi yerine buzdolabı poşeti kullanıyoruz.
Poşete ortasından bir kesik atıp içine daha önceden minik kağıtlara yazdığımız bilmeceleri yerleştiriyoruz.
Ama kesik atmadan önce şeffaf koli bantı ile o yüzeyi kalınlaştırıp, kuvvetlendiriyoruz.
Daha sonra bilmeceleri tek tek çıkarıp birbirimize soruyoruz.
Yaparken eğlendik, sorarken çok güldük .
Yarın öğretmenimize gönderelim dedik. Serbest saatlerinde eğlensinler diye 🙂
İşte bazı bilmecelerimiz :
Sıcak evin direği Tıp tıp eder yüreği (BABA) |
Dokuz ay zindanda yatar Altı ayda zil çalar oynar (BEBEK) |
Özü tatlı, Sözü tatlı, Candan daha değerli (ANNE) |
Yattım yumuşak Uyudum sıcak sıcak (YATAK |
Ham iken tatlı Olmuşu acı (BEBEK) |
Ben giderim, O gider Güneşte beni izler (GÖLGE) |
Askerden küçük Paşadan büyük (ÇOCUK) |
Gece içindeyiz Gündüz dışında Pencereli, kapılı Şirin bir yuva (EV) |
Pazardan aldım Bir tane Eve geldim Bin tane (NAR) |
Eve bitişik odada Yemek pişer orada (MUTFAK) |
Uzun yoldan kuş gelir Ne söylese hoş gelir (MEKTUP) |
Bir ağacı oymuşlar İçine dünyayı koymuşlar (TELEVİZYON) |
Buradan attım kılıcı Halep’te oynar ucu (TELEFON) |
Çın çın eder Haber sorar (TELEFON) |
Sesi var canı yok, Konuşur ağzı yok (RADYO) |
İstanbul da pişer Kokusu buraya düşer (MEKTUP) |
O her gün yeniden doğar Dünyaya haber yayar (GAZETE) |
Kuyruğu var Canlı değil Konuşur Ama insan değil Camı var Ama pencere değil (TELEVİZYON) |
Alt yanı sivri tepe içindedir (Çene) | Üst yanı çakıldak (Diş) |
Daha üstü muşulak (Burun) | Daha üstü ışıldak (Göz) |
Üstü kara kolan (Kaş) | Daha üstü bir alan (Alın) |
İner reyhan gibi Oturur sultan gibi Dürülür hasır gibi Satılır esir gibi (Kar) |
Uzadıkça kısalan şey nedir Hayat veya Ömür. |
Tanrım sen acı bize, ona ( Doğum yapmakta olan eşi için kullanıyor) yardım et!!
Dinsel inancı olmayan Levin’in hiç beklenmedik bir şekilde ağzından dökülen bu sözcükleri tekrarlayıp duruyor ve bunu sadece dudaklarıyla yapmıyordu. Şimdi şu anda sadece bütün şüphelerinin değil mantıksal nedenlerden ötürü (Tanrı’ya) inanmayışının da, kendinde çok iyi tanıdığı bu zaafın da, tuz gibi dağılıp ruhundan temizlendiklerini ve onu, Tanrı’ya yardıma çağırmaktan kesinlikle alıkoymadıklarını hissetti.
Kendini ve ruhunu avucunda tuttuğunu hissettiğini Tanrı’ya yalvarmayıp da kime yalvaracaktı ki?
“Zaman biriktirir çocuklar” demişti bilgenin biri
“Sonu ne zaman gelecek belli olmayan, bir zaman biriktiriyor çocuklar”.
—
Kuğu gibi bir gelin
Her gelin gibi güzel ve güleç
Etrafında küçük kız çocukları,
İçlerinden bir küçük kız..
Parmağına doladığı kurdeleyi ağzına sokmuş, kurdele sırılsıklam olmuş, ayakları paytak duruyor, üzerinde pembe, üç kat etekli bir elbise, saçları taranıp tokalanmış, omuzları düşük, çorabı bileğinde toplanmış.
Kim bilir hangi hayallerle bakıyor gelin kıza.
Yaklaşıp yanına kulağına fısıldıyorum
“bir gün sende gelin olacaksın, tıpkı bu gelin gibi çok güzel, melek gibi…”.
Bir mahcubiyet ve utanç hali ile başını öne eğiyor, elini ağzından çekiyor, gözlerini yerden alıp gözlerime bakıyor ve gülümsüyor.
Merasim sırasında sık göz göze geliyoruz. Kalabalığın içinde tanımadığı beni arıyor gözleri, yine gülümsüyoruz.
**
Çocukların fotoğraflarını çekiyorum
Şarkı söylerlerken
Dans eder yada düşerlerken….
Akrabalar makinemin önünde poza dururlarken, gözlerim kendince oyunlara dalmış çocuklara dalıyor.
Suni haldeki büyük insan pozlarından çok, tüm doğal halleri ile uçuşan çocukların resimlerini çekmek bana daha doğru geliyor.
Gözlerim , ne olduğunu anlayamayan 10 aylık oğluma takılıyor.
El çırpışlarına gülümsüyorum, babaannesinin kucağında duramayışına,
“Bıraksalar da beni dalsam oynayan çocukların arasına” der gibi haline tebessüm ediyorum. Onu da alıyorum kameramın içine….
Şükrediyorum Rabbime…
Çocukluğumu yeniden çocuğumla yaşama şansını bana tattırdığı için
Kucağıma alıyorum, doluyor kollarını boynuma,…
Kokluyorum….
Doyabilmek ne mümkün….
Rana ÇOLAK
04/temmuz/ 2005
PKK’nın sonu gelmeyen saldırılarından birine daha gözümüzü açtık Çarşamba sabahı. Eskiler Allah bu acıyı unutturmasın diye dua ederdi. Lakin otuz yıldır; BİZ, her acıyı unutmaya hüküm giymiş vaziyetteyiz.
PKK ile mücadele konusunda “yetersizliğimizin” sebebini konuşalım.
Otuz yıldır atılan manşetlere, her eylemden sonra ekranı dolduran “uzman” görüşlerine bakalım.
Yazının devamı için:
http://www.yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=21.10.2011&y=FatmaKBarbarosoglu
Sabahın erken vakitlerinde okuduğum bir yazıda şöyle diyordu :
“Bir zarfı açmak kadar kalbi titreten ne vardır. Zarf mahremiyettir,mahrem olmasa da satırlar. Bir köşeye çekilinir,yalnız okunur mektuplar (Ali Ural,Posta Kutusundaki Mızıka, s.9).”
Pek çok şeye okunması gereken bir “mektup” olarak bakabiliriz. İşte pürdikkat okunması gereken bir mektup:çocuk!
Çocuk için nasıl kainattaki her şey yeni ise yetişkinler için de çocuk öyledir (Elif KONAR)
Oğlum 9 aylıktı ve toprak kokulu diyarlara gitmiştik. İşte orada,
İlk defa bir kedi yavrusunu kucağına alıp ve sevmişti
İlk defa dut yemişti
İlk defa ağacın dalından sarkan eriği koparmıştı
İlk defa gök gürültüsü ile korkup kollarını boynuma dolamıştı.
Onu izlemek, algıladıklarını anlamaya çalışmak tarifsiz güzel bir duygu idi.
Çocuk, hayata bakışımızı değiştiren, fark etmediklerimizi bize gösteren, unuttuğumuz lezzetleri bize hatırlatan, gülümseten bir aşk..
Evet..
Ana ile evladı arasında (muhakkak baba ile evladı arasında da) olan şey aşkın bir başka boyutu olmalı.
Baktıkça Kudreti sonsuza yakınlaştıran, Kokladıkça Mevla’ya dualanan…
Rabb’e götürmüyorsa bir aşk, aşk değildir
Aşkın lezzetini tadabilmek duası ile…..
-Rana-